Hadi Önal
Köşe Yazarı
Hadi Önal
 

UZUN AĞA’NIN RÜYASI

(Büyüklere masallar, 16 yaşın altındakilerin okuması sakıncalıdır.) “Vay benim beyaz papatyalarım! Sizi hangi inek yedi? Düşlerim kaldı yarım, hayallerim sersefil oldu! Ben onları nasıl tamamlarım. Hani nerede benim kerevetim? Çıkınım, çakarlarım, itibarım… Ben şimdi bu ülkenin falına nasıl bakarım? Üzüntüm büyük. Papatyasız bahar bana yük? Kırıldı şevkim! Bu gidiş, gidiş değil. Ben bu ülkenin kaymağını nasıl yer, nasıl yandaşlarıma yediririm. Hani Allah kerim diyeceğim; ama onu da diyemiyorum! Her şey açık, her şey ortada… Kendim ettim kendim buldum; ama doğrusunu isterseniz bu durum, yakışmıyor şanıma! Nasıl anlatırım içine düştüğüm Gayyayı; sarığıma, takkeme, külahlıma! Ben ki namı yedi düvelde söylenen Uzun Ağayım. İmdi, biliyorum çıkış yeni bir hamlede yeni bir keşifte. Anahtarı da Güm Ali’de… Hadi, Güm Ali seni göreyim.” Güm Ali, “emrin olur Ağam! Bu iş bende, bu tilki kafa bedende arkamda da sen varken evelallah yapamayacağım iş, çözemeyeceğim sorun olmaz…” demiş ve de hemen işe koyulmuş. Gece Ay doğunca büyük aşkı Ay’a serenata başlamış. “Ay, Ay aman Ay!/ Hasretim sana yaman Ay!/ Bilirsin severim yüzünü/ Hadi, göster bana on dördünü/ Aşkından ölüyorum./ Gel kurtar Ağa’mı bu durumdan!”, demiş. Bu yakarışa dayanamamış Ay ,“bekle geliyorum”, diye namesini bir yıldıza yüklemiş ve bir büyük ışıkla birlikte Güm Ali’ye göndermiş. Sonra da köpürmüş, taşmış; bulutları aşmış; büyük bir hızla ve hazla kat etmiş kilometreleri; ancak yolunun üstündeki göktaşlarının fakına varamamış. Göktaşlarının birine değil birkaçına birden çarpmış. Kaybedince dengesini düşüvermiş dünyada dış güçlerin açtığı bir koca kuyuya. Güm Ali, çok üzülmüş, kederlenmiş. Aklı, tutsağı olmuş duygularının. Birden aklına Nasrettin Hoca gelmiş. Öyle ya ta çocukluğunda dinlemişmiş ninesinden Nasrettin Hoca’nın kuyudan Ay’ı nasıl çıkardığını… Güm Ali doğuştan şanslıymış. Allah’ın yürüyen ve yürüten kullarındanmış. Açmış ellerini gökyüzüne… Duyunca asırlar ötesinden Güm Ali’nin sesini Nasrettin Hoca; bakmamış yaşına, hemencecik atlamış eşeğine, aşmış çağları sürmüş gelmiş ayın düştüğü kuyunun başına. “İp getirin bana”, demiş. Sonra da getirilen ipi salmış kuyuya. Tam da çekip çıkaracakmış ki kuyudan Ay’ı; olacak bu ya! Tıpkı masaldaki gibi ip kopmuş, Hoca sırtüstü düşmüş, düşerken de başını fena vurmuş taşlara. Acıdan unutmuş olanları, başlamış gökte yıldız saymaya… Yıldızların da saymakla sonu gelmiyormuş! Derken oracıkta ve açıkta ölüvermiş yeniden. Güm Ali, kuyuda kalan aya mı üzülsün yoksa Nasrettin Hoca’ya mı bilememiş. Kahrından bin bir emekle topladığı akçelerle bezediği çuvallarını gemilerine yüklemiş, gemileriyle de uzak ülkelere seyahatler düzenlemiş. Yaz, geçmiş; sonbahar, ağaçların yapraklarını dökmüş, kış bütün acımasızlığıyla kapıyı dayanmış. Güm Ali seyahatten dönmüş biraz da mahcup; devletli, haşmetli, sazı sözü kıymetli, ballı, şerbetli, doğuştan kerametli, nefesi kudretli efendisinin huzuruna varıp özür dileyip affını istemiş. Uzun Ağa, umudunu kesince Güm Ali’den abdest almış, iki rekât namaz kılmış, dua etmiş mi etmemiş mi orası meçhul; ancak olacaklar için istihareye yatmış. Rüyasında yazlık kışlık saraylar, saraylarda altın kaplamalı tahtlar, uçan halılar, kendisine biat eden milyonları görmüş. Her bir şeyler de emrindeymiş; gak deyince uçaklar havalanır, guk deyince saraylar inşa edilirmiş. Derken kapılar açılmış, sofralar kurulmuş. Kurulan sofrada bir kuş sütü eksikmiş. Soğuklar, sıcaklar, pastalar, börekler, cacıklar… Uzun Ağa, sol eline ejder meyveli Smoothie dolu bardağı almış; sağ elindeki altın kaplamalı çatalı susamlı levrek simidine batırmış. Tam da lokmayı ağzına götürecekmiş ki birden ve nerden çıkmışsa çıkmış bir keçi gelip tam da Uzun Ağa’nın karşısına bağdaş kurup oturmuş. Uzun Ağa’nın morali bir bozulmuş, bir bozulmuş ki sormayın. Sinirleri derinden ve yerinden oynamış. “Alın çabuk şunu gözümün önünden, iştahım kaçtı!”,diye bağırmış. Ancak sözü havada kalmış, muhafızlar taş kesilmiş gibi yerlerinden kımıldamamışlar. Keçi de hiç istifini bozmamış. Önce “mee…!”, demiş sonra başlamış konuşmaya. “Bak Uzun, ben senin saltanatına son verecek, yediklerini burnundan fitil fitil getireceğim! Nerde görülmüş böyle saltanat! Millet için etin lüks yiyecekler arasında yer aldığı bir zamanda sana zencefilli somonlu şuşi, mini sandviçte döner, çöpte şiş, … Sonra da vatandaşa piş piş…” Uzun Ağa bir kızmış, iki köpürmüş, üç terlemiş. “ Ulan ben şimdi senin derini yüzüp davul yapmaz mıyım Keçi?” deyip yerinden fırlamış tam çatalı keçinin gözüne sokacakken kan ter içinde uyanmış.  
Ekleme Tarihi: 14 Ağustos 2022 - Pazar

UZUN AĞA’NIN RÜYASI

(Büyüklere masallar, 16 yaşın altındakilerin okuması sakıncalıdır.)

“Vay benim beyaz papatyalarım! Sizi hangi inek yedi? Düşlerim kaldı yarım, hayallerim sersefil oldu! Ben onları nasıl tamamlarım. Hani nerede benim kerevetim? Çıkınım, çakarlarım, itibarım… Ben şimdi bu ülkenin falına nasıl bakarım? Üzüntüm büyük. Papatyasız bahar bana yük? Kırıldı şevkim! Bu gidiş, gidiş değil. Ben bu ülkenin kaymağını nasıl yer, nasıl yandaşlarıma yediririm. Hani Allah kerim diyeceğim; ama onu da diyemiyorum! Her şey açık, her şey ortada… Kendim ettim kendim buldum; ama doğrusunu isterseniz bu durum, yakışmıyor şanıma! Nasıl anlatırım içine düştüğüm Gayyayı; sarığıma, takkeme, külahlıma! Ben ki namı yedi düvelde söylenen Uzun Ağayım. İmdi, biliyorum çıkış yeni bir hamlede yeni bir keşifte. Anahtarı da Güm Ali’de… Hadi, Güm Ali seni göreyim.”

Güm Ali, “emrin olur Ağam! Bu iş bende, bu tilki kafa bedende arkamda da sen varken evelallah yapamayacağım iş, çözemeyeceğim sorun olmaz…” demiş ve de hemen işe koyulmuş. Gece Ay doğunca büyük aşkı Ay’a serenata başlamış. “Ay, Ay aman Ay!/ Hasretim sana yaman Ay!/ Bilirsin severim yüzünü/ Hadi, göster bana on dördünü/ Aşkından ölüyorum./ Gel kurtar Ağa’mı bu durumdan!”, demiş. Bu yakarışa dayanamamış Ay ,“bekle geliyorum”, diye namesini bir yıldıza yüklemiş ve bir büyük ışıkla birlikte Güm Ali’ye göndermiş. Sonra da köpürmüş, taşmış; bulutları aşmış; büyük bir hızla ve hazla kat etmiş kilometreleri; ancak yolunun üstündeki göktaşlarının fakına varamamış. Göktaşlarının birine değil birkaçına birden çarpmış. Kaybedince dengesini düşüvermiş dünyada dış güçlerin açtığı bir koca kuyuya. Güm Ali, çok üzülmüş, kederlenmiş. Aklı, tutsağı olmuş duygularının. Birden aklına Nasrettin Hoca gelmiş. Öyle ya ta çocukluğunda dinlemişmiş ninesinden Nasrettin Hoca’nın kuyudan Ay’ı nasıl çıkardığını… Güm Ali doğuştan şanslıymış. Allah’ın yürüyen ve yürüten kullarındanmış. Açmış ellerini gökyüzüne… Duyunca asırlar ötesinden Güm Ali’nin sesini Nasrettin Hoca; bakmamış yaşına, hemencecik atlamış eşeğine, aşmış çağları sürmüş gelmiş ayın düştüğü kuyunun başına. “İp getirin bana”, demiş. Sonra da getirilen ipi salmış kuyuya. Tam da çekip çıkaracakmış ki kuyudan Ay’ı; olacak bu ya! Tıpkı masaldaki gibi ip kopmuş, Hoca sırtüstü düşmüş, düşerken de başını fena vurmuş taşlara. Acıdan unutmuş olanları, başlamış gökte yıldız saymaya… Yıldızların da saymakla sonu gelmiyormuş! Derken oracıkta ve açıkta ölüvermiş yeniden.

Güm Ali, kuyuda kalan aya mı üzülsün yoksa Nasrettin Hoca’ya mı bilememiş. Kahrından bin bir emekle topladığı akçelerle bezediği çuvallarını gemilerine yüklemiş, gemileriyle de uzak ülkelere seyahatler düzenlemiş. Yaz, geçmiş; sonbahar, ağaçların yapraklarını dökmüş, kış bütün acımasızlığıyla kapıyı dayanmış. Güm Ali seyahatten dönmüş biraz da mahcup; devletli, haşmetli, sazı sözü kıymetli, ballı, şerbetli, doğuştan kerametli, nefesi kudretli efendisinin huzuruna varıp özür dileyip affını istemiş.

Uzun Ağa, umudunu kesince Güm Ali’den abdest almış, iki rekât namaz kılmış, dua etmiş mi etmemiş mi orası meçhul; ancak olacaklar için istihareye yatmış. Rüyasında yazlık kışlık saraylar, saraylarda altın kaplamalı tahtlar, uçan halılar, kendisine biat eden milyonları görmüş. Her bir şeyler de emrindeymiş; gak deyince uçaklar havalanır, guk deyince saraylar inşa edilirmiş. Derken kapılar açılmış, sofralar kurulmuş. Kurulan sofrada bir kuş sütü eksikmiş. Soğuklar, sıcaklar, pastalar, börekler, cacıklar… Uzun Ağa, sol eline ejder meyveli

Smoothie dolu bardağı almış; sağ elindeki altın kaplamalı çatalı susamlı levrek simidine batırmış. Tam da lokmayı ağzına götürecekmiş ki birden ve nerden çıkmışsa çıkmış bir keçi gelip tam da Uzun Ağa’nın karşısına bağdaş kurup oturmuş. Uzun Ağa’nın morali bir bozulmuş, bir bozulmuş ki sormayın. Sinirleri derinden ve yerinden oynamış. “Alın çabuk şunu gözümün önünden, iştahım kaçtı!”,diye bağırmış. Ancak sözü havada kalmış, muhafızlar taş kesilmiş gibi yerlerinden kımıldamamışlar. Keçi de hiç istifini bozmamış. Önce “mee…!”, demiş sonra başlamış konuşmaya. “Bak Uzun, ben senin saltanatına son verecek, yediklerini burnundan fitil fitil getireceğim! Nerde görülmüş böyle saltanat! Millet için etin lüks yiyecekler arasında yer aldığı bir zamanda sana zencefilli somonlu şuşi, mini sandviçte döner, çöpte şiş, … Sonra da vatandaşa piş piş…” Uzun Ağa bir kızmış, iki köpürmüş, üç terlemiş. “ Ulan ben şimdi senin derini yüzüp davul yapmaz mıyım Keçi?” deyip yerinden fırlamış tam çatalı keçinin gözüne sokacakken kan ter içinde uyanmış.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve burdurilkadim.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.